Gökhan S.Köşe Yazıları

Tarangogu, Öcü ve Gülşah

Tarangogu, Öcü ve Gülşah

Ve Gülşah diye başlıklı mı olur, ne alaka diye soracaksınız. Konuya detaylı ineceğim. Fakat öncelikle tarangogu nedir? Var mıdır öyle biri ya da öcüler nedir? Bunların hepsinin birazdan cevabını vereceğiz. Hazırsınız, yazıya başlayalım.

Tarangogu tararım uyumayan çocukları alırım, diye söylenen maniler vardır. Bu mani Trakya bölgesinde çok kullanılır ve temsili karakter çöplerin kenarlarında yaşar.

İşte çocukluk dediğimiz şey biraz da bu korkuların içinde büyümektir. Karanlık bir sokağın ucunda bir gölge gördüğünüzde, rüzgârın savurduğu bir poşetin çıkardığı seste ya da gece çöplerin yanında duyulan o metal sürtünme sesinde akla ilk gelen şey gerçekler değil, anlatılan hikâyelerdir. Çünkü çocuk aklı gerçekle efsaneyi ayıracak kadar tecrübeli değildir. Ona anlatılan her şey bir ihtimaldir.

Trakya’da büyüyen birçok kişi bilir; “tarangogu geliyor” cümlesi tek başına bir disiplin yöntemidir. Çocuk uyumuyorsa, yemek yemiyorsa ya da gecenin bir yarısı ortalıkta dolaşıyorsa büyükler hemen o meşhur maniyi söyler. Çocuk da ister istemez yatağa girer. Çünkü tarangogunun nasıl bir şey olduğunu kimse tam olarak bilmez ama herkes biraz korkar.

İlginç olan şu ki bu karakterlerin çoğu aslında gerçek değildir ama etkileri gerçektir. Yani ortada bir tarangogu yoktur belki ama onun korkusu yıllarca insanların zihninde yaşamaya devam eder. Aynı durum “öcü” kavramı için de geçerlidir. Türkiye’nin neresine giderseniz gidin, bir şekilde çocukları korkutmak için kullanılan bir öcü hikâyesi mutlaka vardır. Şekli belli değildir, yeri belli değildir ama varlığı herkes tarafından kabul edilir.

Tam da bu noktada işin ilginç tarafı ortaya çıkar. Çünkü bazı bölgelerde çocukları korkutmak için hayali karakterler değil, gerçekten yaşamış insanlar da kullanılır.

Mesela yıllar önce Aydın bölgesinde bulunduğum bir sırada şunu duymuştum: Çocuk yaramazlık yaptığında büyükler “Sus, Gülşah geliyor” dermiş. İlk duyduğumda ben de şaşırmıştım. Çünkü bu sefer ortada tarangogu gibi belirsiz bir karakter değil, adı olan bir insan vardı.

Gülşah aslında bölgede yaşayan, asıl ismi Mine olan ve herkesin “Deli Mine” diye bildiği bir kadındı. Hakkında anlatılanlar o kadar farklıydı ki insan hangisine inanacağını bilemezdi. Kimine göre psikopattı, kimine göre sadece biraz garipti. Ama ortak bir nokta vardı: Kaşını kaldırıp sert bir bakış attığında insanların gerçekten ürperdiği söylenirdi.

İşin ilginç tarafı ise şuydu… Onu tanıyanlar aslında bambaşka bir şey anlatıyordu. Gülen, temiz, saf kalpli bir insan olduğunu söylüyorlardı. Hatta bazıları güzelliğini anlatırken “Destina gibi güzel” derdi. Hani şu masallarda anlatılan su perileri vardır ya, işte öyle bir güzellikten bahsederlerdi. Uzun boylu, iri yapılı ama bir o kadar da dikkat çeken bir kadın.

Yani bir yerde çocukları korkutmak için kullanılan bir isim, başka bir yerde insanların “iyi kalpli” diye anlattığı gerçek bir insan olabiliyordu.

Bütün bu hikâyeler bize aslında şunu gösteriyor: Toplumlar kendi korkularını yaratmayı çok sever. Bazen çöplerin yanında yaşayan hayali bir yaratık olur bu, bazen görünmeyen bir öcü… Bazen de gerçek bir insanın etrafında büyüyen söylentiler.

Tarangogu da, öcü de, Gülşah da aslında aynı kültürel refleksin ürünüdür. Çocukları kontrol etmek, onları disipline etmek ya da belki de biraz eğlenmek için ortaya çıkmış sözlü kültür parçalarıdır.

Ama yıllar geçip büyüdüğümüzde anlarız ki o korktuğumuz şeylerin çoğu gerçek değildir. Gerçek olan şey ise insanların hikâye anlatma becerisidir.

Ve belki de bu yüzden bazı isimler, bazı maniler ve bazı efsaneler hiç unutulmaz. Çünkü onlar çocukluğun karanlık sokaklarında yankılanan sesler gibidir.

Tarangogu gerçekten var mıydı bilmiyorum.

Ama bir gerçek var:

Her mahallenin mutlaka bir tarangogusu, bir öcüsü… bazen de bir Gülşah’ı vardır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu